Doğada Kendiliğinden Var Olan Çevreye Ne Denir? “Doğal Çevre” Kavramının Çok Daha Derin Anlamı
Bir forumda bu soru ilk bakışta oldukça basit görünüyor: “Doğada kendiliğinden var olan çevreye ne denir?” Cevap büyük ihtimalle çoğumuzun aklına hemen geliyor: doğal çevre. Fakat biraz düşününce işin yalnızca iki kelimelik bir tanımdan ibaret olmadığı ortaya çıkıyor.
Mesela ormana baktığımızda yalnızca ağaçları mı görüyoruz? O ormandaki toprağı, mantarları, böcekleri, kuşları, yer altındaki kök ağlarını, suyu, havayı, sıcaklığı ve birbirleriyle kurdukları ilişkileri de hesaba katmamız gerekiyor. Hatta insanın o ormandan elde ettiği temiz su, gıda, kereste, ilaç hammaddesi veya dinlenme imkânı bile konunun içine giriyor.
Bu nedenle “doğada kendiliğinden var olan çevre” ifadesini anlamanın en doğru yolu, onu doğal çevre kavramından başlayarak ekosistem, biyoçeşitlilik ve ekosistem hizmetleri ile birlikte değerlendirmek.
Kısacası mesele yalnızca “insan yapmadıysa doğaldır” demekten çok daha kapsamlı.
Doğal Çevre Nedir?
Doğal çevre, insan eliyle oluşturulmayan veya temel özellikleri insan müdahalesinden bağımsız olarak ortaya çıkan canlı ve cansız çevre unsurlarının bütünü olarak düşünülebilir. Dağlar, vadiler, nehirler, denizler, göller, ormanlar, çöller, toprak, hava, bitkiler, hayvanlar ve mikroorganizmalar bu kavramın parçalarıdır.
Burada önemli bir ayrım var: doğal çevre ile ekosistem tamamen aynı şey değildir.
Ekosistem daha çok canlılar ile cansız çevrenin birbirleriyle etkileşimini ifade eder. Bir ormanı örnek alırsak ağaçlar, kuşlar, böcekler, mantarlar ve mikroorganizmalar canlı bileşenlerdir. Toprak, su, sıcaklık, ışık ve mineraller ise cansız bileşenlerdir. Bunların arasındaki enerji ve madde alışverişi ise ekosistemin işleyişini oluşturur.
Birleşmiş Milletler Çevre Programı'nın açıklamasında da ekosistem; belirli bir alandaki canlıların ve onların hava, toprak, iklim gibi cansız çevreleriyle etkileşimlerinin bütünü olarak ele alınıyor. UNEP - UN Environment Programme+1
Bence burada en önemli nokta şu: doğal çevreyi sadece manzara olarak görmemek gerekiyor. Bir gölün güzel görünmesi onun doğal çevre açısından değerinin yalnızca küçük bir bölümünü anlatır. Asıl önemli olan, o gölün su döngüsündeki yeri, canlılara sağladığı yaşam alanı, yeraltı sularıyla ilişkisi ve çevresindeki insan topluluklarına sunduğu faydalardır.
“Kendiliğinden Var Olmak” Gerçekten Ne Anlama Geliyor?
Sorudaki “kendiliğinden” kelimesi aslında oldukça ilginç.
Doğadaki hiçbir şey tam anlamıyla bir anda ve sebepsiz yere ortaya çıkmaz. Bir ormanın oluşması yıllar, hatta bazı durumlarda yüzyıllar süren ekolojik süreçlerin sonucudur. Bir nehir yatağı jeolojik süreçlerle şekillenir. Toprak, kayaçların parçalanması, organik maddelerin birikmesi ve canlı faaliyetleri sonucunda oluşur.
Dolayısıyla “kendiliğinden” ifadesini bilimsel anlamda “hiçbir süreç olmadan ortaya çıkan” şeklinde anlamamak gerekir. Buradaki temel ayrım, insan tarafından tasarlanmış veya inşa edilmiş olmamasıdır.
Bir parkı insan eliyle düzenlediğimizde çevre vardır ama bu tamamen doğal çevre değildir. Buna karşılık insan etkisinin oldukça sınırlı olduğu bir doğal orman, doğal çevreye daha güçlü bir örnektir.
Fakat günümüzde bu sınır da giderek bulanıklaşıyor. Dünyada insan faaliyetlerinden tamamen bağımsız kalmış alanların oranı konusunda tartışmalar bulunuyor. Bu nedenle “doğal” ve “yapay” kavramlarını kesin iki kutu gibi düşünmek yerine bir süreklilik olarak görmek daha açıklayıcı olabilir.
Doğal Çevre Kavramının Tarihsel Kökeni
İnsanların doğayla ilişkisi insanlık tarihi kadar eski. Avcı-toplayıcı topluluklardan tarım toplumlarına, sanayi devriminden günümüz şehirlerine kadar insanın çevreyle kurduğu ilişki sürekli değişti.
Eski toplumlarda doğa yalnızca ekonomik bir kaynak değildi. Dağların, nehirlerin, ormanların ve hayvanların dini ve kültürel anlamları da bulunuyordu. Anadolu'nun farklı uygarlıklarında su kaynaklarının, bereketin ve toprağın özel bir yere sahip olması bunun güzel örneklerinden biri.
Modern bilimde ise çevreyi yalnızca “insanın dışındaki dünya” olarak değil, ilişkiler bütünü olarak inceleme yaklaşımı giderek güçlendi.
Özellikle ekoloji biliminin gelişmesiyle canlıların birbirlerinden bağımsız düşünülemeyeceği daha açık biçimde ortaya çıktı. “Ekosistem” terimi 1935 yılında İngiliz ekolog Arthur George Tansley tarafından ortaya atıldı. UNEP-WCMC de ekosistem kavramının bilimsel literatürde bu tarihten itibaren şekillendiğini belirtiyor. Proteus
Bu tarih önemli çünkü doğaya bakışımızdaki büyük değişimi temsil ediyor.
Eskiden “Bu ağaç ne işe yarar?” sorusu öne çıkarken, ekolojik düşünceyle birlikte “Bu ağaç sistemin neresinde?” sorusu önem kazandı.
Aradaki fark çok büyük.
Bir Ormana Sadece Ağaçlardan İbaretmiş Gibi Bakabilir miyiz?
Bence doğal çevreyi anlamanın en kolay yolu bir ormanı örnek almak.
Ormanda yalnızca ağaçlar bulunmaz. Kuşlar tohumların yayılmasına katkıda bulunabilir. Arılar ve diğer böcekler tozlaşmada rol oynayabilir. Mantarlar organik maddelerin parçalanmasına katkı sağlayabilir. Toprak organizmaları besin döngüsünde görev alabilir.
Ölü bir ağacın bile ekosistem açısından “işi bitmiş” değildir. Çürüyen ağaçlar çeşitli canlılara barınak sağlayabilir ve zamanla besin maddelerinin toprağa geri dönmesine katkıda bulunabilir.
Bu nedenle doğal çevrenin belki de en önemli özelliği ilişkiler ağı olmasıdır.
FAO'nun verilerine göre ormanlar dünya kara alanlarının yaklaşık yüzde 31'ini kaplıyor ve karasal biyoçeşitliliğin çok büyük bir bölümünü barındırıyor. FAO ayrıca ormanların karbon depolama, toprak ve su kalitesinin korunması ve milyonlarca insanın geçim kaynaklarının desteklenmesi gibi işlevlerine dikkat çekiyor. FAOHome+1
Yani “orman = ağaç topluluğu” demek, aslında ormanın hikâyesinin büyük kısmını kaçırmak anlamına geliyor.
Doğal Çevrenin İnsanlara Sağladığı Faydalar
Burada “fayda” kelimesini dikkatli kullanmak gerekiyor. Çünkü doğanın değeri yalnızca insana ne sağladığıyla ölçülemez.
Bununla birlikte insanların doğal çevreye bağımlılığı inkâr edilemez.
Temiz su, gıda, tarımsal üretim, tozlaşma, toprak oluşumu, sel riskinin düzenlenmesi, iklimin dengelenmesine katkı ve rekreasyon gibi birçok unsur ekosistemlerin sağlıklı çalışmasına bağlı.
UNEP-WCMC, ekosistem hizmetlerini insanların ekosistemlerden elde ettiği faydalar olarak açıklıyor ve bunları gıda ve su gibi tedarik edici hizmetlerden iklim ve su düzenlemesine, kültürel ve manevi değerlere kadar geniş bir çerçevede ele alıyor. Proteus+1
Burada ekonomiyle bağlantı da ortaya çıkıyor.
Bir sulak alanı yalnızca “boş arazi” olarak görürsek onun ekonomik değerini yanlış hesaplayabiliriz. O sulak alan suyun tutulmasına, canlıların yaşam alanı bulmasına ve bazı taşkın risklerinin azaltılmasına katkıda bulunabilir.
Başka bir ifadeyle doğanın bazı hizmetleri markette fiyat etiketiyle görünmediği için değersiz değildir.
Doğal Çevre ve Ekonomi Arasındaki Görünmez Bağ
Ekonomi ile çevreyi birbirinin tamamen zıttı olarak düşünmek bana göre eksik bir yaklaşım.
Tarımın verimli olabilmesi için toprak sağlığına, suya ve tozlaştırıcılara ihtiyaç var. Balıkçılık için deniz ekosistemlerinin sürdürülebilir olması gerekiyor. Ormancılık sektörünün geleceği ormanların devamlılığına bağlı.
FAO, ormanların gıda, yakıt, lif ve yem sağladığını ve milyonlarca insanın geçimine katkıda bulunduğunu belirtiyor. FAOHome
Buradaki temel mesele “ekonomi mi doğa mı?” sorusundan çok, ekonomik faaliyetlerin hangi ekolojik sınırlar içinde sürdürülebileceği sorusu.
Bir doğal kaynağı kısa vadede maksimum miktarda kullanmak ekonomik açıdan kazanç gibi görünebilir. Fakat kaynak kendini yenileyemeyecek kadar hızlı tüketiliyorsa gelecekte maliyet çok daha yüksek olabilir.
Bu noktada sürdürülebilirlik kavramı devreye giriyor.
Bilimsel Veriler Bize Ne Söylüyor?
Biyoçeşitlilik konusunda bilimsel tablo oldukça dikkat çekici.
IPBES'in 2019 Küresel Değerlendirmesi, incelenen milyonlarca tür ve ekosistem üzerindeki baskıların ciddi boyutlara ulaştığını ortaya koydu. Değerlendirmede yaklaşık 1 milyon türün yok olma tehdidiyle karşı karşıya olabileceği ve bu tehdidin önemli bölümünün insan faaliyetleriyle bağlantılı olduğu belirtildi. Doi.org+1
Bir forumda bu soru ilk bakışta oldukça basit görünüyor: “Doğada kendiliğinden var olan çevreye ne denir?” Cevap büyük ihtimalle çoğumuzun aklına hemen geliyor: doğal çevre. Fakat biraz düşününce işin yalnızca iki kelimelik bir tanımdan ibaret olmadığı ortaya çıkıyor.
Mesela ormana baktığımızda yalnızca ağaçları mı görüyoruz? O ormandaki toprağı, mantarları, böcekleri, kuşları, yer altındaki kök ağlarını, suyu, havayı, sıcaklığı ve birbirleriyle kurdukları ilişkileri de hesaba katmamız gerekiyor. Hatta insanın o ormandan elde ettiği temiz su, gıda, kereste, ilaç hammaddesi veya dinlenme imkânı bile konunun içine giriyor.
Bu nedenle “doğada kendiliğinden var olan çevre” ifadesini anlamanın en doğru yolu, onu doğal çevre kavramından başlayarak ekosistem, biyoçeşitlilik ve ekosistem hizmetleri ile birlikte değerlendirmek.
Kısacası mesele yalnızca “insan yapmadıysa doğaldır” demekten çok daha kapsamlı.
Doğal Çevre Nedir?
Doğal çevre, insan eliyle oluşturulmayan veya temel özellikleri insan müdahalesinden bağımsız olarak ortaya çıkan canlı ve cansız çevre unsurlarının bütünü olarak düşünülebilir. Dağlar, vadiler, nehirler, denizler, göller, ormanlar, çöller, toprak, hava, bitkiler, hayvanlar ve mikroorganizmalar bu kavramın parçalarıdır.
Burada önemli bir ayrım var: doğal çevre ile ekosistem tamamen aynı şey değildir.
Ekosistem daha çok canlılar ile cansız çevrenin birbirleriyle etkileşimini ifade eder. Bir ormanı örnek alırsak ağaçlar, kuşlar, böcekler, mantarlar ve mikroorganizmalar canlı bileşenlerdir. Toprak, su, sıcaklık, ışık ve mineraller ise cansız bileşenlerdir. Bunların arasındaki enerji ve madde alışverişi ise ekosistemin işleyişini oluşturur.
Birleşmiş Milletler Çevre Programı'nın açıklamasında da ekosistem; belirli bir alandaki canlıların ve onların hava, toprak, iklim gibi cansız çevreleriyle etkileşimlerinin bütünü olarak ele alınıyor. UNEP - UN Environment Programme+1
Bence burada en önemli nokta şu: doğal çevreyi sadece manzara olarak görmemek gerekiyor. Bir gölün güzel görünmesi onun doğal çevre açısından değerinin yalnızca küçük bir bölümünü anlatır. Asıl önemli olan, o gölün su döngüsündeki yeri, canlılara sağladığı yaşam alanı, yeraltı sularıyla ilişkisi ve çevresindeki insan topluluklarına sunduğu faydalardır.
“Kendiliğinden Var Olmak” Gerçekten Ne Anlama Geliyor?
Sorudaki “kendiliğinden” kelimesi aslında oldukça ilginç.
Doğadaki hiçbir şey tam anlamıyla bir anda ve sebepsiz yere ortaya çıkmaz. Bir ormanın oluşması yıllar, hatta bazı durumlarda yüzyıllar süren ekolojik süreçlerin sonucudur. Bir nehir yatağı jeolojik süreçlerle şekillenir. Toprak, kayaçların parçalanması, organik maddelerin birikmesi ve canlı faaliyetleri sonucunda oluşur.
Dolayısıyla “kendiliğinden” ifadesini bilimsel anlamda “hiçbir süreç olmadan ortaya çıkan” şeklinde anlamamak gerekir. Buradaki temel ayrım, insan tarafından tasarlanmış veya inşa edilmiş olmamasıdır.
Bir parkı insan eliyle düzenlediğimizde çevre vardır ama bu tamamen doğal çevre değildir. Buna karşılık insan etkisinin oldukça sınırlı olduğu bir doğal orman, doğal çevreye daha güçlü bir örnektir.
Fakat günümüzde bu sınır da giderek bulanıklaşıyor. Dünyada insan faaliyetlerinden tamamen bağımsız kalmış alanların oranı konusunda tartışmalar bulunuyor. Bu nedenle “doğal” ve “yapay” kavramlarını kesin iki kutu gibi düşünmek yerine bir süreklilik olarak görmek daha açıklayıcı olabilir.
Doğal Çevre Kavramının Tarihsel Kökeni
İnsanların doğayla ilişkisi insanlık tarihi kadar eski. Avcı-toplayıcı topluluklardan tarım toplumlarına, sanayi devriminden günümüz şehirlerine kadar insanın çevreyle kurduğu ilişki sürekli değişti.
Eski toplumlarda doğa yalnızca ekonomik bir kaynak değildi. Dağların, nehirlerin, ormanların ve hayvanların dini ve kültürel anlamları da bulunuyordu. Anadolu'nun farklı uygarlıklarında su kaynaklarının, bereketin ve toprağın özel bir yere sahip olması bunun güzel örneklerinden biri.
Modern bilimde ise çevreyi yalnızca “insanın dışındaki dünya” olarak değil, ilişkiler bütünü olarak inceleme yaklaşımı giderek güçlendi.
Özellikle ekoloji biliminin gelişmesiyle canlıların birbirlerinden bağımsız düşünülemeyeceği daha açık biçimde ortaya çıktı. “Ekosistem” terimi 1935 yılında İngiliz ekolog Arthur George Tansley tarafından ortaya atıldı. UNEP-WCMC de ekosistem kavramının bilimsel literatürde bu tarihten itibaren şekillendiğini belirtiyor. Proteus
Bu tarih önemli çünkü doğaya bakışımızdaki büyük değişimi temsil ediyor.
Eskiden “Bu ağaç ne işe yarar?” sorusu öne çıkarken, ekolojik düşünceyle birlikte “Bu ağaç sistemin neresinde?” sorusu önem kazandı.
Aradaki fark çok büyük.
Bir Ormana Sadece Ağaçlardan İbaretmiş Gibi Bakabilir miyiz?
Bence doğal çevreyi anlamanın en kolay yolu bir ormanı örnek almak.
Ormanda yalnızca ağaçlar bulunmaz. Kuşlar tohumların yayılmasına katkıda bulunabilir. Arılar ve diğer böcekler tozlaşmada rol oynayabilir. Mantarlar organik maddelerin parçalanmasına katkı sağlayabilir. Toprak organizmaları besin döngüsünde görev alabilir.
Ölü bir ağacın bile ekosistem açısından “işi bitmiş” değildir. Çürüyen ağaçlar çeşitli canlılara barınak sağlayabilir ve zamanla besin maddelerinin toprağa geri dönmesine katkıda bulunabilir.
Bu nedenle doğal çevrenin belki de en önemli özelliği ilişkiler ağı olmasıdır.
FAO'nun verilerine göre ormanlar dünya kara alanlarının yaklaşık yüzde 31'ini kaplıyor ve karasal biyoçeşitliliğin çok büyük bir bölümünü barındırıyor. FAO ayrıca ormanların karbon depolama, toprak ve su kalitesinin korunması ve milyonlarca insanın geçim kaynaklarının desteklenmesi gibi işlevlerine dikkat çekiyor. FAOHome+1
Yani “orman = ağaç topluluğu” demek, aslında ormanın hikâyesinin büyük kısmını kaçırmak anlamına geliyor.
Doğal Çevrenin İnsanlara Sağladığı Faydalar
Burada “fayda” kelimesini dikkatli kullanmak gerekiyor. Çünkü doğanın değeri yalnızca insana ne sağladığıyla ölçülemez.
Bununla birlikte insanların doğal çevreye bağımlılığı inkâr edilemez.
Temiz su, gıda, tarımsal üretim, tozlaşma, toprak oluşumu, sel riskinin düzenlenmesi, iklimin dengelenmesine katkı ve rekreasyon gibi birçok unsur ekosistemlerin sağlıklı çalışmasına bağlı.
UNEP-WCMC, ekosistem hizmetlerini insanların ekosistemlerden elde ettiği faydalar olarak açıklıyor ve bunları gıda ve su gibi tedarik edici hizmetlerden iklim ve su düzenlemesine, kültürel ve manevi değerlere kadar geniş bir çerçevede ele alıyor. Proteus+1
Burada ekonomiyle bağlantı da ortaya çıkıyor.
Bir sulak alanı yalnızca “boş arazi” olarak görürsek onun ekonomik değerini yanlış hesaplayabiliriz. O sulak alan suyun tutulmasına, canlıların yaşam alanı bulmasına ve bazı taşkın risklerinin azaltılmasına katkıda bulunabilir.
Başka bir ifadeyle doğanın bazı hizmetleri markette fiyat etiketiyle görünmediği için değersiz değildir.
Doğal Çevre ve Ekonomi Arasındaki Görünmez Bağ
Ekonomi ile çevreyi birbirinin tamamen zıttı olarak düşünmek bana göre eksik bir yaklaşım.
Tarımın verimli olabilmesi için toprak sağlığına, suya ve tozlaştırıcılara ihtiyaç var. Balıkçılık için deniz ekosistemlerinin sürdürülebilir olması gerekiyor. Ormancılık sektörünün geleceği ormanların devamlılığına bağlı.
FAO, ormanların gıda, yakıt, lif ve yem sağladığını ve milyonlarca insanın geçimine katkıda bulunduğunu belirtiyor. FAOHome
Buradaki temel mesele “ekonomi mi doğa mı?” sorusundan çok, ekonomik faaliyetlerin hangi ekolojik sınırlar içinde sürdürülebileceği sorusu.
Bir doğal kaynağı kısa vadede maksimum miktarda kullanmak ekonomik açıdan kazanç gibi görünebilir. Fakat kaynak kendini yenileyemeyecek kadar hızlı tüketiliyorsa gelecekte maliyet çok daha yüksek olabilir.
Bu noktada sürdürülebilirlik kavramı devreye giriyor.
Bilimsel Veriler Bize Ne Söylüyor?
Biyoçeşitlilik konusunda bilimsel tablo oldukça dikkat çekici.
IPBES'in 2019 Küresel Değerlendirmesi, incelenen milyonlarca tür ve ekosistem üzerindeki baskıların ciddi boyutlara ulaştığını ortaya koydu. Değerlendirmede yaklaşık 1 milyon türün yok olma tehdidiyle karşı karşıya olabileceği ve bu tehdidin önemli bölümünün insan faaliyetleriyle bağlantılı olduğu belirtildi. Doi.org+1